mix ’11.

23 Sep

Yepisyeni bi mixtape yepisyeni umutlar.  Sadece 2011 albümlerinden şarkılar var. Yıl sonuna kadar böyle mix’lerle idare ederiz. Bilgisayar göçtüğü için yılın en sevdiğim albümlerinden değil de son bi ayda dinlediklerimden seçtim şarkıları. Bi iki güne hortkor ponk rok versiyonunu da yaparız kısmetse. Şarkı sahiplerinden Girls, Horrible Crowes ve Girls Names’in albümlerini özellikle tavsiye ederim. Benim gibi dans pistlerinin aranan ismiyseniz Foster the People da radarınızda olsun : ( Ben şimdi sahile inip kulağımda bu şarkılarla 4 dakka koşacağım ve kesildikten sonra yarım paket sigara içip koşan insanları izleyeceğim.

1- Girls Names – I Lose

2- The Horrible Crowes – Go Tell Everybody

3- Case Studies – Dagger

4- Girls – Honey Bunny

5- The Decemberists – Rox In the Box

6- Foster the People – Houdini

7- Memphis – I Want the Lights On After Dark

8- Crystal Stilts – Invisible City

http://8tracks.com/fritzfassbender/mix-11

gidiyorum elveda şarkısı #III.

7 Sep

Gnarls Barkley – Just A Thought

But the truth is i’m only guessin’

Hikayeler anlatabilirim. Hikayeler anlatmak istiyorum. Bazen anlatıyorum da. Bir yerine muhakkak anlattıklarımı hafifletecek bir şaka iliştiriyorum. Komiklik olsun diye değil, karşımdakine ağzımdan çıkan kelimelerin karanlığı vurduğunda hissettiğim suçluluk duygusundan. Anlattıklarımın iç karartıcılığı durduk yere onu / onları çok da üzmesin, üzse bile benim gibi gülüp geçebilsinler diye belki. Belki değil. En azından anlatmaya başladığımda sonunu getirebiliyorum. Her seferinde hayatımı nasıl başlayıp da bitiremediğim işler, okullar, kararlar, aşklar ve kavgalar çöplüğüne çevirdiğimi anlatmaya başlayıp her biri sonunu getirememe destanı olan hikayelerin sonunu nasıl getirebildiğime şaşırmak ve sevinmek elimde kalan az şeyden biri. Buraya bir yere şaka sıkıştırmam lazım.

Yazıların sonu gelmiyor ama, anlatmak gibi değil. Başı en zordur derler hep ama başını almak ustalığına sahip olanlar için sonunu getirmek başından zor. Yine de yılmıyorum, hikayeler anlatayım diyorum. Onun bunun değil, kendimin. Ne kadar zor olabilir? Her yerinden girilebilir lafa. Başı sonu ortası değil. Mesela diyorum, bir ev vardı. Evde ben vardım. Evde herkes vardı. Kar yağıyordu. Geceydi ama kar ve sokak lambası dünyayı aydınlatıyordu. Şimdi ölmüş bir adamın yazdığı şarkıları ölmemiş bir adamın sesinden dinliyordum. Bin yıl önce gibi geliyor ama on yıl önceydi ve önümde uzanan sınırsız dünya vardı. Nedenini bilmiyorum, hayatımın en mutlu gecesiydi. Sonra başka evler oldu. Ben hep oldum. Az çok yine herkes oldu. Çok güldüm, hiç ağlamadım. Bin yıl öncesinde o gece olmam beklenen, olmam gereken, olmama ramak kalan ne varsa hiçbiri olamadım. Hayatımdaki herkesten bazen o bazen bu şekilde ayrı düştüm. Bazen kendime acıdım, çoğu zaman da diğerlerine. Hayat beni hayal kırıklığına uğrattıkça ben daha beter hayal kırıklıkları yarattım, tur bindirdim ibneye. Sonra baktım olacak gibi değil avutmaya başladım kendimi, etrafımdakileri. İşe de yaradı. Her şeyi oluruna bırakıp tek derdi dünyanın en büyük problemiymiş gibi davrananlara umut vermeye başladım. Üzgün insanlardan iğreniyordum çünkü. Sadece üzgün insanlardan iğrendiğim için üzülecek bir şeyim olmadığına inandırdım kendimi. Kendimi inandırdıkça korkularımdan kaçtım, kaçtıkça sabit kaldım.

Sonunda baktım sadece sigaram bittiği zaman uyumaya başlamışım, ne şarkılar ne filmler ne kitaplar ne de sevdiğim insanlar o geceki tek kar tanesi kadar bile huzur vermiyor o gece bir arkadaşımın söyledikleri geldi aklıma. Sevmediğim bi kızın attığı “seni seviyorum” mesajına cevap veremediğim, bir türlü elim “ben de seni” yazmaya gitmediği için gidip kızdan ayrılmıştım gündüz. Arkadaşıma bunu önce anlattığımda “Ee” dercesine bakmış sonra tartıştıkça da “senin aklını skeyim” diyip durmuştu. O kadar ikna edici konuşmuştu ki gidip kızdan özür dileyesim, “ya ben seni sevmiyorum, o yüzden de vicdan azabı yaşayıp ayrılmak istedim ama bu memeler de kaçıralacak gibi diil hakkaten, gel sen beni ben seni seviyormuş gibi yapmaya devam edelim” diyesim gelmişti. Ama bu kısım önemli değil, esas aklımda kalan “senin aklını skeyim aklını” olmuştu ve bir sabah artık bütün avuntularım gerçeklerin tecavüzüne uğrayıp kafama dank ettiğinde, bin gece öncesinden bugüne her şeyi ve hatta her şeyin potansiyelini kaybederek gelişim o kadar da komik gelmemeye başladı. İlgili görünen bütün insanları tersleyişim veya geçiştirişim, soruları minik şakalarla öteleyişim ve yokmuş gibi davranırsam yok olur dediğim her şeyin tepeme dikilişi sonunda “senin aklını skeyim”den başka hikaye kalmadı anlatacak. Şimdi, yine, sigara da bitti ve geriye tek tük şarkılar kaldı bi anlamı olan. Olmayanların amınakoyim.

eskisi gibi.

13 Aug

Radical Noise’ın bu ülke alt-kültürlerine yaptığı etkiyi uzun uzadıya anlatmanın lüzumu yok. Keşke Hemre’nin fanzinin o ilk boktan sayısına yazdığı yazı elimde olsaydı da ekleyebilseydim buraya. Kıyısından köşesinden hardcore, punk, metal türleriyle haşır neşir olmuş herkesin hayatında bir iz bırakmışlardır. Şimdi ışık yılı öncesindeymiş gibi gelen ve inceden gülümseten hardcore punk yerine metal piyasasıyla çok içli dışlı olmaları gibi tartışmalar olduysa da memlekette 90’ların sonundan 2000’lerin ortalarına kadar ufak bi hc piyasası oluştuysa katkıları büyüktür. Make A Wish albümü bizden çıkan ve çıkabilecek en üst düzey bir iki işten biridir.

Plan B’den beri bi iki nostaljik konseri saymazsak aktif durumda değiller. Yine o zamandan beri ara ara eski grup üyelerinin yeni projeleri baş gösteriyor, fazla uzun sürmeden sessizliğe bürünüyorlar. Possible Mood Disorder, Joke For A While, Shiva, vs. Eskisi Gibi de RN vokalisti Kerem ve gitarist Ersin’in yeni grubu. Yaklaşık bir senedir hareket halindeler, en azından benim bir senedir haberim var. Çok sevdiğim bi havada melodik hardcore punk çalıyorlar. A Wilhelm Scream, No Use For A Name gibilerinin neşesiyle Hot Water Music’in hüznü Türkçe sözlerle desteklenince şahane bir sonuç çıkmış ortaya. Üç dört yıl önce çıkan nefis Lifelock EP’sini andırıyor netten yayınladıkları EP ama yılların geyiğinden de bildiğimiz gibi bu müzik Türkçe sözlerle desteklenince daha bi lezzetli oluyor. Özellikle “Hükmü Yok” ve “Adın Yetmez” yaz boyu çevirip çevirip dinlediğim şarkılar oldu. Dilerim Eskisi Gibi’nin ömrü önceki muadillerinden uzun olur. Olmasa bile türlü hayat meşgalesinin içinde hala bu işlere vakit ayırıp olmayan piyasaya hareket katan bu adamlara saygı duymamak elde değil.

Ep grubun sitesinden indirilebilir;

http://eskisigibi.org/e.p_download.html

http://www.myspace.com/eskisigibi

***

Bir de Onurt sonunda muradına erdi, yılan hikayesine dönen Organize Oluyoruz yayınlandıktan sonra klip de nete verildi de yükten kurtuldu. Pazartesi’den itibaren Mtv, Dream TV ve Number One’dan da yayınlanmaya başlayacakmış. Hiçbiri bizde çekmiyor mına koyim, babam gelen misafire “bak bak bak bu bizim Onur” yapamayacak : (

Eski Onurt, Gına ve Farazi – Kayra yazılarını hatırlayak bu vesileyle, yeni birşey yazamadım;

Bi’ gün dilin tutulsun, piç!

anasını yitirmiş eşşek sıpası.

gidiyorum elveda şarkısı #I.

gidiyorum elveda şarkısı #II.

28 Jun

Killing the Dream – We’re All Dead Ends


 ”Sing. You’ve heard this all before. These words are yours. Scream.”

Çok sevdiğim grupların neredeyse hepsinin mazisi 90′lara dayanıyor. Killing the Dream bu konudaki istisnalardan biri. 2000′lerin başında kurulmuş, bütün albümlerini de yeni binyılda çıkartmış bi grup. Kendileriyle bayrağını Comeback Kid ve Have Heart gibi daha popüler grupların taşıdığı modern hardcore piyasasının tavan yaptığı dönemde tanışmıştık. Prodüktörlüğünü Kurt Ballou’nun, sanat tasarımını Jacob Bannon’ın yaptığı “In Place, Apart” gibi bi albümle tanışmamam imkansızdı zaten. O kadar çok sevdim ki albümü bir “2000′ler grubunun” en çok dinlediğim albümü oldu. Aynı damardan Modern Life Is War, Sinking Ships, Another Breath hep çok daha iyi albümler yaptı Killing the Dream’den ama favorim her zaman onlar oldu. Pek adanmış adamlar da değillerdi. “Biz müziğimiz için ölürüz, müzikten başka iş yapamayız, fanlarımızı acayip seviyoz” şovlarına girmeden konuşurlardı. Vokalist Eli röportajlarında hep sürdürmek zorunda bi hayat olduğundan, iş – okul durumları yüzünden müziğin ön planda olamayacağından bahseder ve röportajlarının çoğunda müzikten çok dünya meselelerinden, hayat memattan konuşurdu. Enteresan kişiliklerdi. Zamanında yaptığımız bi röportajdan aylar sonra “hafız, noldu bizim röportaj, içine sinmeyen yerler olduysa telafi edelim istersen” diye mail atmıştı. Bu “gönül adamlığı” daha iyi örnekleri olmasına rağmen bu adamları niye daha çok sevdiğimin kelimeye dökemediğim soyut bi örneğiydi sanırım. 

Sonra bir gün bişey oldu ve evde öylece duran Killing the Dream CD’lerimi kaybettim. Evde cd’lerin girebileceği her noktaya baktım ama bulamadım. Ailemin evine gittim, her yeri altüst ettim, yoktu. Geriye tek bir alternatif kalmıştı; arkadaşlarımdan biri hacılamıştı. Önce ufaktan çaktırmadan soruşturmaya başladım “Ya Burak KtD sidilerim kayboldu işe bak ya”, “Onurt şu çok güzel kapaklı bi sidi vardı ya, o kayboldu lan tüh” filan diye ağız arıyordum ama sonuca ulaşamıyordum. Bir numaralı şüpheliyse Hemre’ydi. Bana geldiği zaman sürekli sidilerimi kurcalar, kitapçıklarını çıkarıp “bebek gibiymiş ha” filan diyip dururdu. Arada aldığından bile haberim olmayan sidileri getirir “al bu bendeydi” derdi. O yüzden ona gidip açıkça “Ver lan sidilerimi sidi hırsızı” dedim. “Bende değil olm” dedi de başka bişey demedi. Ama senelerce içten içten hep onun hacıladığından emin kaldım. Geceleri yastığının altına sakladığı sidileri çıkarıp okşuyor “hahah arasın dursun pezevenk, benimsiniz” diye kahkahalar atıyordu, başka ihtimal yoktu. 

Derken aradan geçen yıllar sonunda Killing the Dream sidilerim hala ortada yokken ve artık KtD sidilerim hiç de skimde değilken eski dergilerle dolu alakasız bi kutunun içinden çıktı albümler. İşin komiği artık diğer bütün sidilerim yüzlerce kilometre uzakta, kutuların içinde bir bodrum katındaydı. Hepsi yanımdayken kaybolan ve takıntı haline getirdiğim KtD sidileri şimdi yanımdaki tek albümler olmuştu. Sanki aradan onca yıl geçmemiş, onca yıl sonunda sidiler, kitaplar, dividiler benim için eski anlamını yitirmemiş gibi kitapçığını açıp “bebek gibi hakkaten” diye sevindim. Yıllar boyu da Hemre’den şüphelendiğim için ufak bi vicdan azabı oluştu ama hemen geçti. Kaybolmasa hacılardı nasıl olsa.

Akşam Deathwish’in siteye ne var ne yok diye bakmak için girdiğimdeyse çok daha uzun zaman önce beklediğimiz haberi gördüm. “Killing the Dream son konserinin tarihini açıkladı” yazıyordu haberde. Yeni dönem hardcore gruplarının klasiğidir, çok uzatmadan, bir iki albümden (özellikle de en iyi albümlerinden) sonra dağılırlar. Sinking Ships, Modern Life Is War, Hot Cross, Funeral Diner, Life Long Tragedy, Verse, Go It Alone, Champion. Hepsi de bir iki albüm ya da en iyi albümlerinden sonra dağılıp ana bacı yaptırmışlardır bize. Killing the Dream’se beş yıldır sürekli “hala nasıl dağılmadı lan bunlar” diye arada muhabbetini yaptığımız bi gruptu. Bahsettiğim nedenlerden dolayı ilk onlar bırakır gibi geliyordu ama iyi dayandılar. İki EP, üç uzunçalar çıkartarak da beklentilerimin üzerinde bi üretimde bulundular. Eskiden olsa birilerinden telefonuma “KtD dağılmış lan” mesajı düşer, saatlerce de “niye dağılıyosunuz amınakoyim” diye söylenirdik ama eskiden olmuyor, belki de iyi ki olmuyor. Sacramento çocuğu da olsan kovalaman gereken iş güç var, aile var, umduğun gibi olmasa da başka bi hayat var. O yüzden bütün o nefis şarkıların yanında bana her röportajında bu boktan gerçekleri uzun zaman önce ilk kez göstermesiyle bile Killing the Dream özel bi grup olarak kalacak benim için. Varsın eskisi gibi olmasın. 

Ha bi de aşşağıdaki şarkı ilk dinlediğim KtD şarkısı olması dışında daha iyileri varken neden bunları daha çok seviyorum sorusunun da cevabıdır galiba. Bütün o neşe, öfke, parkta geçen günler, parktan geçen günler, tuborg gold, hayal kırıklıkları, cam kırıkları, göt kadar odalarda kahkaha trafiği, kavgalar, büyük kararlar, hep başını almalar. Hepsi bi şarkıda, şarkı hep kafamızda. Sağolasın Killing the Dream, rest in piiz amınakoyim. 

[Sometimes it just seems we're the ones who hope forgot, but sometimes, it seems we're the ones who forgot to hope and you're feeling it again.

These words are yours, so scream, everyone.]

[Our sight is gone, what we see is what we hear, and what we feel we'll believe.

We're all fucked, so fuck it all.]

sounds of a playground fading.

23 Jun

Hayatının bi döneminde metalcilik yapmış insanlara hep bi sempati beslemişimdir. Kendim de metalciliği uzun dönem çavuş olarak yaptığım için mi bilemiyorum ama kendisini bir dönem “metalci” olarak adlandırmış, o cemaat içerisinde görmüş insanlar ekseriyetle iyi ve hafiften mutsuz olurlar. (Hayatının bi noktasına kadar fanatik matalcı olmuş ama bi günde “matal çoluk çocuk müziği abi yea” noktasına gelmiş piyasacı lavukları saymıyorum tabii.) Bu fantastik gözlemimi açıp neden böyle düşündüğümü açıklamak isterdim ama gerek yok. Amacım başka bi yere bağlamak, bi yerden lafa girmek lazımdı.

Ben de metalcilik vatani görevini uzun yıllar boyunca yerine getirdim tabii dediğim gibi. Ortaokul hazırlıktayken yanlışlıkla aldığım Şebek dergisiyle başlamıştı herşey. Daha hayatımda tek metal grubu dinlemeden o sayfalarda yazılanları kendimle özleştirerek metalci saymaya başlamıştım kendimi. Birgün kasabanın iki kasetçisinden birinin rafında Pentagram’ın yeni çıkan albümü Anatolia’yı görünce aklım çıkmıştı. Şebek’te sürekli o albümden bahsediliyordu ve yaz tatilinde İstanbul’a gidince almayı planladığım ilk albümlerden biriydi, mutluluktan delirmiştim. Yalnız sıfır model bi ergen olduğumdan cebimde para yoktu. Hemen dahice bi plan yaptım. Abim yeni ameliyat olduğu için hastanedeydi. Babamın iş yerine gidip “Baba, abim bi kasedi al dedi bana, para lazım” diyip nakidi sağlamıştım. Lavuk kasetçi Anatolia’yı yabancı kaset fiyatından satıp kazıklamıştı ama olsun, sonunda ilk metal albümüme kavuşmuştum.

Birkaç hafta sonra İstanbul’a gidince ilk durağım Akmar oldu tabii. Pentagram iyiydi hoştu da artık yabancı gruplara geçiş yapmanın zamanıydı. Girip Akmar’da bi süre dolandım ama dükkanların birine girmeye götüm yemedi. 12 yaşındaki halime bakıp güleceklerini, “olm siktir git” filan diyeceklerini sanıyordum. O yüzden pasajın önüne çıkıp sokaktaki tezgahlara bakmaya başladım. En dolu dolu tezgahın başına gelip çok bir bok biliyormuş gibi uzun uzun bakındım. Tezgahın başındaki adam “yardımcı olayım” diyince panik yaptım. Kolpalığım anlaşılacaktı ki gözüme Iron Maiden çarptı, aha dedim bunu biliyom. “Iron Maiden’in yeni albüm var mı” dedim sanki Şebek’ten hatırladığım kapağı tezgahta görmemişim gibi. Var diyip verdi. O güvenle biraz daha bakınmaya devam ettim. Bi kaset daha alacak param vardı ve bi bok bilmediğim için işimi şansa bırakmıştım. Sonunda en beğendiğim şu kapak oldu ve sonradan Cannibal Corpse olduğunu öğreneceğim kasedi aldım. İşin tuhafı aylar içinde sürekli dinlediğim bu üç albümden en sevdiğim melodinin şahı değil şahbazı Maiden ve her tür yerel ezgiyi kullanan Pentagram değil Cannibal Corpse olmuştu. Ben altı yaşından beri death metal dinliyorum kalıbını “12 yaşından beri” olarak revize etmemi sağladı bu durum, çok havasını yaptım yıllar boyunca ama kimsenin umrunda olmadı. İbneler.

İstanbul’a gide gele metalciliğin hakkını vermeye başlamıştım. Okulda benim gibi metalci bi kankam vardı, o grup senin bu grup benim geyiğimizi de yapıyorduk ve elbette etraftaki herkese üstten bakıyorduk. Metalcilik güzeldi, olmadığımız biriymişiz hissini veriyordu ve ergenken tadılabilecek en güzel his buydu. Sırf insanlık namına memelerine dokunmama izin veren ismini unuttuğum arkadaşı tenzih ediyorum (şaka lan unutur muyum, es kaza burayı okur da “ohaa herif hala onu hatırlıyo, vay loser” der diye çekindim). Yalnız içine dahil olduğumu umduğum bu cemaatte anlamadığım işler de oluyordu. Mesela Megadeth – Cryptic Writings albümü çıktığında kasedi walkman’e atıp saatlerce dolaşabiliyordum, öyle sevmiştim şarkıları. Ama dergiler ve “üst makam metalciler” yerden yere vuruyordu albümü. “Köklerinden” bu kadar uzaklaştığı için verip veriştiriyorlardı Megadeth’e. Kafam pek basmıyordu bunlara ama Megadeth, Kreator, vs gibi aforoz edilen grupları hem dinliyor hem de metalciliğime bok sürdürmüyordum.

yazı çok uzun oldu, boşlukları fotoyla dolduralım tilkiliği.

Zaten şartlar da beni metalci kalmaya zorluyordu. Sürekli değiştirilen kasaba ve şehirler, yeni okullara başlamak, yeni arkadaşlar, yeni insanlar, vs. En azından metal ait olabileceğim bir yer sunuyordu bana. Metalin eskiden diğer bütün müzik türlerinden ayrılmasını sağlayıp hakkaten bir din ya da futbol takımı gibi algılanmasının en büyük nedeni buydu sanırım. Eskiden diyorum çünkü artık internet var, bir grup adanmış azınlık yerine herkes herhangi bir metal grubunu / şarkısını dinleyip fikir sahibi olabiliyor, o ayrıcalık hissini vermiyor cart curt. En nihayetinde bi sürü konuda olduğu gibi “artık internet var”.

Benim bu ulvi görevden istifam nasıl oldu tam olarak bilemiyorum. Hardcore / punk’la tanışma ve cemaat hissinin çok ötesinde bi “aha ben buyum lan” aydınlanmasını yaşamam temel sebep elbette ama bir şekilde hep kıyısında köşesinde dolaştığım bir kültürden tamamen kopuş 7-8 yıl öncesine denk geliyor sanırım. Kopuş derken bizden önceki metalci neslinin hep bahsettiği “metali bırakan adam”lık değil tabii bahsettiğim. Her daim dinlemeye devam ettiğim metal etiketli şeyler oldu, sayıları günden güne azalsa da. Memleketteki metal dünyasının içine bir dönem fazlaca girmek durumunda kaldıktan sonra tiksindiğim insan sayısının sürekli artması ve ilk gençliğimde çok başka bir şey sandığım topluluğun diğerlerinden bi farkı olmadığını anlamam yetmişti sanırım. Bu açıdan hardcore çok daha kişisel birşeydi Türkiye özelinde. Kimseye bir şey kanıtlamadan, küçük tayfalar oluşturmadan (yine de oluşturduk ehheh, 06,5 bahçeli hardcore ulan ahah), kimseyle muhatap olmadan bir kültüre ait olunabileceğini görmüştüm. Yazıya “sosyo-politik düzlemde karşılaştırmalı alt-kültür”ler başlığı atmak zorunda kalmadan sadede geleyim.

Geçen haftasonu Sonisphere diye adı festival olan bi konserler dizisi düzenlendi İstanbul’da malum. Uzun zaman sonra ilk kez metal piyasasına dair bir konuya ilgi gösterdim ben de, günlerdir yazılan çizilenleri okuyorum. Bu ilgimin esas sebebi başkaydı ama kankacılık üzerine kurulu Türk metal ortamının beş on sene önce bıraktığım yerde devam ettiğini görmek şaşırtıcı olmadı. İlgimin sebebiyse ilk gençlik günlerimden kalan çok az sayıdaki şeyden biri olan In Flames’ti. Müzik olarak değil, insan, eşya, vs olarak düşününce bile In Flames kadar uzun zamandır hayatımda yer tutan pek şey yok. İlk kez abimin getirdiği Whoracle kasediyle dinlemeye başlamıştım. Biraz da manidardı In Flames’in yaptığı şey benim için. İlk aldığım yabancı kasetler olan Iron Maiden ve Cannibal Corpse’un bir karışımıydı sanki. Birinin melodileri, diğerinin sertliği. 99′da çıkan Colony albümüyse öyle bir dönemime denk gelmişti ki gerçek anlamda ilk fanı olduğum grup olmuşlardı.

Sonra ben büyüdüm In Flames büyüdü, ben değiştim In Flames değişti, ben tökezledim onlar tökezledi, ben dibe vurdum onlar dibe vurdu, vs. Klasik kendiyle grubun hikyaseni özdeşleştiren fan durumu. Türkiye’ye ilk kez geldiklerinde sahneye çıktıkları gün doğum günüme denk gelmişti. Sanki iki gündür bi adamla aynı çadırda yatan ben değilmişim gibi şen ve duygusaldım o an. Öyle olsun istemezdim ama o gün hayatımın en mutlu günü olarak geçti kayıtlara, öyle olmaya da devam ediyor (Converge’ü izlediğim gün ya da Kaospilot gitaristiyle sahnede geyik çevirdiğim gün de kafaya güreşir ama doğum günü faktörüyle IF önde). O konserin bir sene sonrasında ilk dövmemi yaptırırken en sevdiğim In Flames şarkısının sözlerini de koluma yazdıracak kadar gözüm dönmüştü ama dünyanın en tuhaf dövmecisi ilk dövmeyi yaptıktan sonra ikinciyi yapmamakta direnmişti. Aradan yıllar geçmesine rağmen nedenini hala çözemedik ahah.

Peki böylesine sevdiğim bi grup ayağıma kadar gelmişken neden izlemeye gitmedim geçen haftasonu? Bilemiyorum, bir sürü nedeni var. Birincisi sevdiğim bi grubun “ara sıcak” olarak çıkıp 30 – 40 dakka çaldığı festivallere soğuğum. İkincisi taptığım bi grup için bile olsa on binlerce metalcinin arasına girip rezalet bi organizasyonda çile çekmeyi göze alamadım. Üçüncüsü ve en mühimiyse artık bi konser insanı değilim sanırım. Bu yıl bahardan beri sürüyle sevdiğim isim geldi ama bir şekilde hiçbirini izlemedim. Kendimi çok hazırladığım Kate Nash konserinin gecesini hastanede refakatçı olarak geçirdim. No Age konserine 45 dakka geç kaldık. The Walkmen’e para yoktu. Interpol’eyse hem son iki albümün yarattığı hayal kırıklığı nedeniyle hem de oraya gelecek “şekilli” kitleden uzak durmak için gitmedim. Aradaysa Da Poet’in albüm çıkış partisinde bulundum. Ne biçim iş lan bu? Neyse sadede gelelim (oha).

alakasız da olsa dünyanın en güzel insanının resmini koyalım adam yerine.

Sadece bu konser değil tabii In Flames’ten başlayıp bir tür ilk gençlik muhasebesine girişmeme neden olan (evet, ilk gençlik lafını çok seviyorum. Çeviri Capote kitabı hissi versin istiyorum). IF’in 2008 albümünden beri grupla ilgili tek yeni şey okumamıştım. Ne sitelerine girdim, ne röportaj kovaladım, ne de yeni albüm gelişmelerini takip ettim. Eskileri dinlemeye devam ediyordum, son albüm de en kötü IF albümüydü ama tek neden o değildi. Böyle tuhaf dönemlerim olabiliyor. Bir şeyden uzun süre uzak kalırsam dönüp bi daha baştan başlayamıyorum. “Neyse, bi iki güne dinlerim” dediğim 2007 tarihli Neurosis albümünü hala dinlemiş değilim mesela. Veya neredeyse bir yıl önce başladığım Weeds’in yeni sezonunu ilk bölümden sonra hala izlemedim. In Flames için de benzer bi durum söz konusuydu. Arada gözüme yeni albümle ilgili linkler takılıyordu ama merak edip açıp bakmıyordum. Sonunda bir ay kadar önce albümün ilk videosuna denk geldim şans eseri. Pek bir şey hissetmeden izlemeye başladım ve sözlere kulak kesilince kendime geldim. “Napıyorum lan ben, In Flames lan bu” diye iki tokat attım kendime. “But we’re here today, alive” sözleri aylar sonra ilk kez iyi hissetmemi sağladı.Tam da zamanında yaşamışım bu aydınlanmayı, bir hafta sonra albüm düştü nete.

Sounds of a Playground Fading”i ilk dinlediğimde “yenilenmiş” bi fan hissiyatıyla coştukça coştum. Hayatımın üç albümünden biri “Soundtrack To Your Escape”den beri en iyi IF albümü dedim. Ama dinledikçe pis de bi hüzün bastı içimi. Albüm iyiydi hoştu da 5 yıl önce çıkması gerekiyordu. Yeni dönem In Flames’in en modern rock normlarına uyan prodüksüyonu bu albümde. En sert şarkılar bile rahatlıkla mainstream kulvarlarda çalınabilecek durumda, Anders’in vokalleri yormuyor, distorşın bayağı stadyum rock’ı ayarında verilmiş, nakaratlar Şehrazat’ı cebinden çıkaracak ustalıkta, vs. Ama özellikle Amerika’da en güçlü oldukları dönemde Come Clarity yerine atılması gereken adımdı bu işte. Reroute To Remain ve STYE’le çıktıkları yolda ilerlerken ne kadar iyi olursa olsun CC bir geri adım demekti. Eskiyi özleyen fanlar memnun edildi, belki grup içindeki “metalciler”in gazı alındı ama doğal gelişimi sekteye uğradı grubun (Ben de yanlış hatırlamıyorsam 10 üzerinden 8 vermiştim ZOR’da CC’ye, albümü tek başına değerlendirince hakediyor o notu fakat, fakatı var işte). Son üç senede çeşitli zorluklar yaşadı tabii grup. Turne sıkıntıları, kurucu gitaristin ayrılığı, vs. Bütün bunlara rağmen böyle bir albümle dönmek müthiş bir şey ama içimde kendini Anders’in Göteborg maçlarına beraber gittiği kankası, Björn’ün “rusa gidek mi la” diye takıldığı geyikçi arkadaşı sanan mal fan grup için üzülmeden edemiyor. Ve yine bir şekilde kendi hayatımla özdeşleştirip zamanında ellerindeki şansı iyi kullansalardı neler olurdu diye düşünüp üzülüyorum. Ama Anders’in dediği gibi “we’re here, today, alive”. Veya bizim hep dediğimiz gibi “en azından hayattayız be abi, bu da bişey.”

Son olarak, albüm hakkında Türkçe ya da İngilizce farketmiyor, baktığım her yerde “Jesper gitti böyle oldu, ah be eski In Flames” denmeye devam ediyor muhtemelen genç metalcilerce. Küçümsüyor değilim, sadece hayatın nefis bi döngüsü var ve bu döngünün içinde In Flames gibi eskiden kalanlar bana hayatta olduğumu hatırlatabiliyor. Aylardır defalarca buraya bir şeyler yazdım ve iş “gönder” tuşuna basmaya gelince “sktiret” tuşuna basıp vazgeçtim her seferinde. In Flames en azından tek bir şarkısıyla kendimce bir muhasebe yapıp dakikalarca sıkılmadan yazmamı ve hayattaki sktiret tuşundan uzak durmamı sağlayabiliyor. Ben nasıl olmayı umduğum adam olamayacaksam onlar da hiçbir zaman olmayı umdukları grup olamayacaklar belki. Ama zararı yok. Sounds of a Playground Fading güzel müzik ihtiva ediyor, sadece gruba değil bir sürü şeye ilgisini yitirmiş eski bi fanı mutlu etmeye yetecek kadar güzel (en son bi IF albümü yazdığımda aynı şekilde bitirmiştim evet, hiç şaşmaz).

gidiyorum elveda şarkısı #I.

9 May

Farazi & Kayra – Tutmayan Kuponlarım Var

“Dümenci Herif. Öleceksin diye korkudan ödün patlıyor.”

Buz gibi bi Mayıs sabahına uyanmak güzel. Balkona sigara içmeye çıktığında dağları tepeleri delip beyninin içine nüfuz eden güneş ışığından ne kadar çok kaçarsak o kadar iyi. Uyanmak derken de lafın gelişi söyledim. En son bir sabaha uyandığımda birkaç saat boyunca gece uykusunun neden bu kadar zevksiz olduğunu sorgulayıp sigara içmeyi unutmuştum. Çıkacak bir balkon da yoktu. Kadın memesine balkon denen bi ülkede yaşıyoruz çünkü, çok düşünmemek lazım böyle şeyleri. Ben de düşünmeyi bıraktığıma çok önceleri inandırmıştım kendimi. Ama buz gibi bi Mayıs sabahı ellerin titreyerek sigara içince mutlu olabiliyor, mutlu olduğun kadar sanki yeni uyanmış da güne keyifle başlıyor gibi numara yapabiliyorsun. Düşünmek o kadar kötü değil böyle zamanlarda. Sadece çok şekilli gibi insanların izlediği çok şekilli gibi bi filmde adam “A few times in my life I’ve had moments of absolute clarity. When for a few brief seconds… the silence drowns out the noise …and I can feel rather than think”  diyordu. İşte tam da böyle bir his. Demek isterdim ama değil. Sadece ne kadar şekilli filmler izlediğimi belirtmek için kullandım bu alıntıyı. Çeşitli üniversitelerden öğrendiğim tek şey ne yazarsan yaz alıntı yaparsan yazdığının bir ske benzeme ihtimalinin artacağıdır. O ihtimalin peşindeyim.

Ben buz gibi bi Mayıs sabahında yatmaya hazırlanırken Onurt uyandı. Hazırlanıp işe gitti. Bazı insanların işleri var. Benim yok çünkü birkaç önemsiz belge eksik hayatımda. En son başvurup alınmadığım işyerine “zenci olduğum için böyle yapıyorsunuz” diye mektup yazacaktım ama CV’imdeki sakallı fotoğrafın bi problem olacağı aklıma geldi, vazgeçtim. Onurt evden çıkmadan “maç noldu la” diye sordu. “Yenildik amına koyim” dedim. Skinde olmamasına rağmen benden çok üzülmüş göründü. Ya da buz gibi bi Mayıs sabahına uyanıp işe gitmesi gereken her insan gibi kendine üzülüyordu da araya benim maç yorumum denk geldi. Bilemiyorum. Çıkmadan “bişey yesene la, ağzın kokmasın” dedim. Onurt’a geldiğim günden beri bi ev kadınına dönüşüyor olduğumu fark ettim. Güzel iş aslında. “Bişi olmaz ya, orda yerim” dedi. Baktım, bira kokusu da kalmamış zaten. Çabuk uyumak için bi sürü bira içip yatmıştı. Hayat böyle enteresan işte, insanlar sabah uyanabilmek için bira tüketebiliyor. Haftasonu keyif için içmiştik ama. Yıldırım Bekçi – Umut Akyürek Mazideki Aşk düetinden başlayıp Kanye West – Runaway kısa filminden çıktık. Onurt bi ara Umut Akyürek’e aşık oldu. Ben “balkonları iyiymiş” diyince bi bozuldu. Şaka şaka, ne bozulacak. Sonra bi çılgınlık yapıp Radical Noise – Bazen bile dinledik. “Oha anasını skeyim, şu albüm çıkalı 10 sene olmuş laaaaan” diye geyiği harladım. Onurt “atma lan, 15 sene oldu” dedi. Hep böyle yapıyor zaten, hafızası benden iyi olduğu için verdiğim rakamları beğenmeyip itiraz ediyor ama bu sefer ben haklıydım, “98’de Make A Wish yeni çıkmıştı amına koyim” diyince geri vites yaptı. Bazen dinlememize rağmen çok neşeliydik. Bi süre artık niye içerken duygusala bağlayamadığımız üzerine konuştuk. Şaka şaka konuşmadık, skerler duygusalını. Önceki hafta da Galatasaray Lisesi’nin arkasındaki merdivenlerde içerken dadanan eski hırsız – kundakçı – torbacı abiyle geyiği harlamadan önce aynı konuya temas etmiştik. Düzenli olarak aynı konulara temas edip “skerler ya sktiret” noktasına ulaşmak çok güzel. Zaten normal insanlar caddenin öte tarafında iyi kötü mekanlarda, hiç olmadı insanların olduğu yerlere çöküp takılırken izbe merdivenleri tercih eden adamların ulaşacağı başka nokta yok sanırım. Eski hırsız – kundakçı – torbacı abi “biz haysiyetimiz için yaşıyoruz” diye lafa başladığında geceyi noktalamak gerektiğini de anlamıştık. Bizdeki terbiye kral çocuğunda yok.

Sonra bir şeyler oldu ya da olmadı başladığımız noktalara döndük. Ben bi ara şarkının sözlerinde “yıllar sonra rastladım çocukluk sevgilime” kısmına takıldım. Çocukluk sevgilisine rastlayışının şarkısını yapan adamdan ürktüm biraz. Şarkıda özlediğinin çocukluk sevgilisi mi çocukluk günleri mi olduğunu da anlayamadım güzel kafayla. Yine de ürktüm. Ürkerim ara sıra. Çocukluk sevgililerimi düşündüm. Baktım zerre özlemiyorum, sevindim. Sonra bi ara kafamdan ayılınca yapacaklarımı düşündüm. Bi liste hazırladım içimden. “Dünya bir sahnedir ve biz de oyuncularız (bu nası çeviri amına koyum)” dizelerini sanki koskoca Şekspir depresyondaki liseli gibi “insanlar yalancı rol yapıyollar, herkes maske takıyor : (“ anlamında söylemiş gibi arkadaş ortamında şov yapan insanları tek tek odunla dövmek birinci önceliğim olacaktı. Öyle bile olsa rol yapmanın nesi kötü diye düşündüm. Anamın babamın yanında yoldan geçen kıza bakıp “göt de götmüş ha” mı diyeyim rol yapmayayım da? Dolmuş şoförü tüm para verdim diye kızınca (ki asla tüm para vermem) “senin ecdadını skerim yavşak” mı diyeyim? Nedir lan istediğiniz. Çok kızmıştım. Önceliğim buydu ama listedeki diğer maddeleri unuttum ayılınca. Düşünürken Onurt “Ben bu kalan ıslak hamburgerleri boğuyom, yiyen var mı” dediği için liste zaten yarım kalmıştı. Skerler sktiret.

Şimdi hava biraz düzelip pek soğuk olmayan Mayıs sabahına dönerken bütün bunlar aklımda çünkü Onurt giderken “ben de yatıyom, gelince uyandırırsın” dememin üzerinden saatler geçti. Soğuğu yiyince uykum kaçtı ama Onurt halden anlar, gelince hemen uyandırmaz. Onurt işinde gücünde efendi adam çünkü. Bazı bazı da şarkı söylüyor. Çok yanık sesi var, Nejat Alp çok sever kendisini. Döndüm dolaştım, sigaramı içtim, 2 sene önce bu zamanlar yayınladığı şarkıyı dinlerken buldum kendimi. Birazdan ben uyurken gelecek, simit mimit getirecek, “bu ne biçim Mayıs lahoooov, soğuğa bak amına koyuyum” diye sövecek. Kuponlar tutar ya da tutmaz, simidimizi yiyip neşemize bakacaz. “Şarkılar filmler kitaplar ne güzel lan” derken aklımız neden eskisi kadar hisli insanlar olamadığımıza takılacak. “Hislenip de çocukluk sevgiline şarkı mı yazacan amına koyim” diyecem, geçecek. Belki de yazmıştır ama farkmaz. Tatülüğe devam.

2007 – 2011

3 Feb

Kapanış

[I took off my shoes and walked into the woods
I felt lost and found with every step I took]

Yürü, elinde keşke eldivenim olsaydı hayali, hayalinde dalgalar. Ankara soğuğu – İstanbul soğuğu. Eve dönme – evden çıkma. Little Miss Sunshine – Buried. Şubat – şubat. Conor Oberst – Conor Oberst. Yürü.

[Then I'm standing in that blinding light

Crooked crosses falling from the sky

Seen yeah seen by I and I]

Açılış

mixtape 2010 / III.

29 Dec


http://www.8tracks.com/fritzfassbender/mixtape-2010-iii

1- Make Do and Mend – Thanks

2- Escapado - Weil Es So Einfach Ist

3- Frontier(s) – Poor Souls

4- Loma Prieta – No Friends

5- The Saddest Landscape – Eternity is Lost on the Dying

6- Comadre – The Sweeter the Juice

7- Alpinist – Neverest

8- Young Livers – Suffering From

mixtape 2010 / II.

28 Dec

http://www.8tracks.com/fritzfassbender/mix-2010-pt-ii

1- Miles Away – Anywhere

2- Terror – Return To Strength

3- More Than Life – Take My Life Away

4- Nails – I Will Not Follow

5- Get the Most – Show Some Spine

6- Early Graves – Harm

7- Kylesa – Tired Climb

8- Ceremony – Sick

mixtape 2010.

27 Dec

Sonunda dayanamayıp 8tracks hesabı açtım ve ilk iş olarak bu yılın en sevdiğim şarkıları üzerine mixler yapmaya başladım. Olabilecek en alakasız şeyleri bir arada dinlediğim için nasıl bi konsept belirleyeceğimde kararsız kaldım ama sonunda “Sage Francis’le Watain aynı mix’de olmasın bari” diyerek kolaycılığa kaçıp farklı tarzları ayırdım. Bu ilk mix’de indie, rap, elektronik sularında gezinen işler var. Eskiden olsa bilinen şeylerden kaçınıp daha obskür ve kuul müzikler koyardım ama hiç kasmadan dayadım fiks şeyleri, adam oluyorum galiba : (.

http://www.8tracks.com/fritzfassbender/mix-2010-pt-i

1- Sea of Bees – Gnome

2- Beach House – 10 Mile Stereo

3- Detachments – Holiday Romance

4- The Pains Of Being Pure At Heart – Lost Saint

5- Gil Scott-Heron – Me And the Devil

6 – Crystal Castles – Pap Smear

7- Arcade Fire – Suburban War

8- Sage Francis – Best of Times

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.