* son gün festivalin en yorucu günü olacak gibiydi. converge haricinde 4-5 tane izlenmesi “must” konumundaki grup vardı ve pek dinlenecek zamanımız yoktu. o yüzden ilk iki grubu es geçip öyle gittik alana. gruplara girmeden önce bi kaç fatih çekirge tarzı anektod düşeyim.
* hava sonunda soğumuştu. arada yağmur da atıştırdı güzel oldu.
* aşşadıki postlarda ne kadar çok verse, have heart tişörtü olduğundan bahsetmiştim. onlar dışında crust tayfası da boy gösterisi yaptı. ama asıl velvet underground, joy division, sonic youth, animal collective ve hatta q and not you gibi tişörtlerin varlığı pek enteresan ve güzeldi. darkthrone tişörtlü abiye de selam ossun. ben de bi black metal konserine killing the dream tişörtüyle katılmaya söz verdim onu görünce hehe.
* tişörtlerden bahsetmişken herkesin tişörtü mesaj tahtası gibiydi. güzel sloganlar vardı. en beğendiğim “hardcore punk, straight or drunk, black or white, unite and fight” tişörtü oldu. “hated by the scene but still believe in unity” de güzeldi. en sevdiğimiz maholar terror’ün “hardcore, this is all i’ve got” tişörtlerinin en anlamlı olduğu yer fluff’tı sanırım.
* açılan standların cd arşivi genişti. en büyük cd standına ilk gittiğimizde balatayı yaktım. “allah a day in black and white, allah amanda woodward, allah wolbrigade, allah verse” falan derken zaten az olan nakitimle ne alacağıma karar veremedim. sonunda 8-9 cd iki de tişört kaptım. biri direkt gruptan aldığım la quiete, diğeri adıyaman komünist partisi üyeleri internasyonal noize conspiracy / armed love tişörtü. sevdiğim simalara tişört alamadım malesef. kendime alamadığıma en çok üzüldüğüm ürünler rise against dvdsi, yaphet kotto albümleri(her gün iki defa kontrol ettim standları bulamadım yaphet albümü), sadece L size’ı olan Orchid tişörtü, From Ashes Rise tişörtlerinden herhangi biri. İlk iki gün ortalıkta doğru düzgün skramz tişörtlü eleman yokken son gün zibil gibi arttılar. aha dedim kesin yeni bi stand açıldı ordan alıyolar bu şahane kaospilot, funeral diner tişörtlerini. ama bütün gün aramamıza rağmen bulamadık ööle bi stand. kaospilot stand açmayarak kalbimizi kırdı. converge ürünleri ise feci kötüydü. şimdiye kadar efsane merchleri olan adamlar noldu da böyle kötü tişörtler tasarladı anlamadım.
* üç gün boyunca nerdeyse 10 tane sigara otlandı millet benden. hayır türkiye’de olsa anlarım da yarısı edge olan bi ortamda nası bu kadar sigara çaptırdım anlamıyorum. salak tipi var galiba bende, sigarası biten bana geliyo.
* en şaşırdığım şey henüz çıkmamış olan (en azından benim öyle sandığım) yeni wolfbrigade plağını kucaklamış giden abla oldu. nası yani?
—
* son gün ilk izlediğimiz grup la quiete oldu. avrupa sahnesinin en mühim gruplarından biri herifler. isimlerine yakışır bir performans sergilediler. ismini bi türlü tam öğrenemediğim , öğrensem bile telaffuz edemediğim şarkıları odamda dinlerken gibi hislendirdi beni. screamo gençler kaospilottan sonra la quiete’de de delirdiler. beraber split albüm yayınladıkları louise cyphere’a selam çaktılar ki iki grup sonra lc sahne aldı.

—
* sırada animosity vardı. empires albümünü severim ama çok hevesli değildim herifleri izlemeye. converge heyecanı da yavaştan sarmıştı bünyeyi. arkalardan izleyeyim dedim. o ana kadar alanda hiç olmayan gerizekalı violent dens olayı animosty esnasında patlak verdi. bekledğimden çok daha iyi çalıyolardı ama. derken ilk şarkının sonunda arkamı döndüm ve converge standında bi hareketlik gördüm. bismillah diye standa gidince basçı nate’i gördüm. ulan noluyo falan diyip bayaa bi orda bekledim. sonra burak’a nate’i gösterirken burak “kurt de orda lan” tepkisini verdi. evet, muhteşem gitarist, süper prodüktör, 2 metrelik dev kişi ilerimizdeydi. heyecandan gebermeme rağmen yanına gittik. jake’le yaptığım röportajın olduğu dergiyi verdik, foto filan çektirdim. sonra jake’i buluruz umuduyla turne otobüsünün yanına gittik. animosty vokali leo ordaydı. onla tanıştık, muhabbete başladık ve herif “haftaya ben ankara’ya geliyom” dedi. çotonk? ne alaka lan dedik. kapadokyaya gidecekmiş filan. kontaklarımızı verdik kendisine. uygun olursam istanbulda ben karşılıycam kendisini ve sonra bi gece geçirmek üzere ankaraya geçecek. şeker gibi adam, dayarız kendisine biraları, ööle yollarız.
* leo’yla muhabbet ederken “lan lousie cypher” çıkacağdı diye huzursuzlandım. hemen alana döndük. louise cyphere çok kötüydü malesef. zaten kaospilot ve lq’ye göre daha zor içine girilebilir bi müzikleri var, bir de durmadan sesle ilgili aksaklık yaşayınca kötü bi performans çıkardılar. davulcu sanki sahnede foto çeken elemanlardan birini setin başına oturtmuşlar gibiydi. her hatasında altına sıçmış çocuk gibi bakıyordu. yine de tahminen son konserini veren bu mühim adamları izlemek güzeldi.
* rise and fall festin güzel performanslarından birini sundu. şarkılarını çok iyi bilememe rağmen bayaa eğlendim.
* oi polloi ve zero mentality esnasında oturup dinlendik, yemek yedik. zero mentality festin açık ara en kötü grubuydu (takipçileri to kill ve curse of instinct). oi polloi duyduğumuz kadarıyla eğlendirdi milleti. vokalist konuşup durdu. önce “if you drink more we sound better” dedi, sonra “biz sXe diiliz ama size çok saygı duyuyoz” diye çark etti. bush’a geçirdi, britanya imparatorluğunun değerlerine geçirdi, çek başbakanına geçirdi. bi ara “aamet, topsun olm” falan diye bana da sataşacak diye tırstım, herkese geçiriyo herif hızını alınca.
* kadroya son anda eklenen these arms are snakes çok -afedersiniz- sitici bi performans sundu. hep up tempo şarkılar çaldılar. vokalist kendini yerden yere vurdu, parmağını ve kolunu yalayıp durdu, mikrofonu pantolonun içine soktu. eğer keşan’ın çakal çocuğu mümin tipi olmasaydı gördüğüm en karizmatik vokal performansı derdim. demiyorum. yine de gördüğüm en iyi frontman performanslarından biriydi.

—
* ve converge. sahnenin önüne yapıştım yine kaospillot’taki gibi. önce davulcu ben göründü. sonra kurt çıktı soundcheck için ve tam önümde konumlandı. o ana kadar hiç göremediğimiz jake you fail me’nin promo fotolarındakine benzer bi modelle davulun yanında göründü. hep içine kapanık ve suratsız olarak düşündüğüm herif süper sempatik görünüyordu. grupça durmadan ben’e şaka yaptılar filan. sahne arkasında nerdeyse feste katılan bütün gruplar converge’ü izlemek için sıralanmıştı (rise and fall vokalistinin dediği gibi “coolest band in hardcore” sandığımızdan da doğru bi tanımlamaymış çünkü). hava hafif karamışken sisler verildi ve kurt plagues’ın kafa skici riflerini çalmaya başladı. yavaş yavaş nate ve jake de sahneye geldi ve plagues’ı bitirdiler.

ve dong! NO HEROES! daha ikinci şarkıda aklım yerinden oynadı no heroes çalınınca. en önde olmanın tahmin ettiğim olumsuz yanı “arkadan binlerce kişinin yüklenmesi” tahmin edemediğim kadar sert oldu. ama umrumda değildi tabi. “in world of enemies i walk alone” kısmında gözyaşlarıyla mücadele ederek jake’in uzattığı mikrofona vokal desteğinde bulundum. “Eagles Become Vultures” çalınırken tuhaf bi an yaşadım gene. Jake mikrofonu tam bacaklarımın önüne düşürdü, mikrofonu alıp uzattım ve söylemeye devam etti. Şimdi buraya yazarken anlamsız bi an gibi görünüyor olabilir ama hayatıma yöne veren lirikleri kotarmış, çığlıkları hep beynimde çınlayan bi adama mikrofonunu uzatıyor olmak tarif edemeyeceğim kadar tuhaf ve anlamlı bişey benim için. Neyse, Versus, Vengeance, Concubine / Fault and Fracture, Homewrecker yardırıp geçtiler. saniye başına kafamın üstünden üç kişi uçuyordu sahneye. ya da sırtıma basıp sahneye çıkıyordu insanlar. Jake bi yandan şarkı söyleyip bi yandan sahneye çıkanları kucaklayarak seyirciye fırlatıyordu. Kurt cüssesinden beklenmeyecek kadar hareketliydi. Nate tam bi çakal. Ben inanılmaz. Bunları biliyorsunuz zaten. Tek olumsuz şey en önde olduğum için Jake’in vokallerini çok az duyabilmek oldu ses sisteminden. Olsun, dudak hareketlerinden ve gitardan şarkının neresinde olduğunu anlamaya çalışmak da eğlenceliydi. “Last Light” çalınırken hayatımın sonuna kadar o kaosun içinde, “keep living, keep searching, keep bleeding, keep shining on” diye bağırabileceğimi hissettim. “this is for the hearts still beating” kısmında boğazım yırtılacak sandım. Çalmayı bıraktıklarında orgazm anının o acaip “feel nothing” hissiyatı içinde kalakalırken seyrici bis için alkışa başladı. Bi süre “arkadaşım Converge bis yapmaz, nefret ederler o olaydan” diye söylendiysem de ben de alkışlamaya başladım. Sonra Jake geldi ve eliyle boğazını gösterek “geberiyom” dedi. Hakkaten bu adamların gösterdiği performansın 10 dakkası bile bi sürü grubun sahne hayatını bitirecek yoğunlukta. O yüzden seyirci üstelemedi ve Jake herkesi selamlayıp gitti. Boğazım yanıyordu, ayaklarıyla sırtıma basanlar yüzünden sağ omzum yerinden kopacak gibiydi, sahneyle seyrici arasında sıkışıp kaldığımdan vücudumda yanmalar vardı, bi sürü çok sevdiğim şarkı çalınmamıştı , vokalleri nerdeyse hiç duyamamıştım ama en ufak bi pişmanlığım ya da üzüntüm yoktu. Jake’in konser içinde dediği gibi “This is just punk rock” çünkü.

—
* Sabahın köründe kalkacağımız için Fluff’ı terkettik hemen. Sabah kalkıp yine bi süre otobüs ve taksi arama eziyeti yaşadık. Sonra trene binip Prag’a geçtik.Bir daha Çek Cumhuriyet’ine gidersem (ki artık Fluff müdavimi olucaz gibi para olursa) trenle dolaşmaya karar verdim. Çok güzeldi tren yolculuğundaki manzara ortamı.
* Herşey genelde şahane olsa da “ah bi de hemre olaydı, ah bi de onur olaydı” diye geçirdim içimden hep. Sizsiz tadı çıkmıyo monakoyim.Artık “working class hero” insanlar olacakları için seneye benim fluff masrafını da çekerler heralde, eşşek diiller.
* Prag’da bi bok yapmadık. Yorgunduk zaten, mal gibi oturduk otelde. Prag’daki otelin bi gecesine Rokycany’de dört gece kaldığımız otele verdiğimiz kadar para verdik. Kafamıza sıçıyim.
* Bi marketteki çek amcanın pantolonunda “Aslan Tekstil” yazıyodu. Aslan ailesini selamlıyorum.
* İlk gün Pilsen’de gördüğümüz ilk dükkanlardan biri Dönerciydi. This is real skramz, kid.
* Çek Cumhuriyeti’nin her tarafı Casino, fitness center ve seks shop. kafayı yemiş herifler. casino olayı abarmış, bizdeki eski atari salonları gibi her ara sokakta tek odalı casinolar var. Onur’a dildo aldım hediye seks shop’tan.
* Geriye Pumpkins, Cult of Luna, Killing the Dream, Verse, Neurosis, Circle Takes the Square, Sinking Ships kaldı izlenecek.
* Prag Anadolu Lisesi işini daha iyi yapsın, insanlara ingilizce öğretsin. Bi markette “du yu sipik ingliş?” dediğim görevli sinirli bi şekilde “no, do yu sipik çek?” dedi. Manyağa bak, sanırsın Fransız eliti pezevenk.
* Farkındaysanız hala çek kızlarından bahsetmedim, zor tutmama rağmen kendimi.
* Acaip bi metro ve otobüs sistemi var Prag’da. İkisine de hep beleş bindik kimse bişi demedi.
* Çekler çok sigara içiyor takdir ettim. başta “avrupa ülkesi sonuçta, sokakta sigara içsem ters ters bakarlar kesin” dedim ama bizden farkları yok, baca gibiler maşallah.
* sigara benim hayatımı kontrol eden yegane ideoloji. şu an farkına vardım.
* seçim sonuçlarını orda öğrendik. Baskın Oran’ın seçilememesi Türkiye’ye gelince çok koydu. nerdeyse 2 milyondan 30 bin oy ne demek arkadaşım ya.
* bi çek gastesinin manşetinde yarım sayfa tayyip erdoğan fotosu vardı. size ne lan?
* havaalanında mcdonalds’ta uyurken görevli geldi ve “burada uyuyamazsınız” dedi. havalanı olm burası, nerde uyuyacam başka. zaten gotik dekorasyonlu otelde yine fırtına çıkmış, kapılar kendi kendine açılıp kapanmış. tırsmaktan uyku girmedi gözüme gece.
* dönüş yolculuğu rezaletti. kaptan hakkaten öldürüyo sandım bizi bi ara. yakışmadı kaptana, notunu kırdım.
* havaalanından kadıköy’e geçtik, dolmuşa bindik. dolmuş yolun ortasında durdu bi anda. şoför indi ve arkadaki dolmuşun penceresinden diğer şoförün ağzına ağzına vurmaya başladı. 3-4 dakka aralıksız göt kadar penecereden dövdü adamı. gerekçesiyse “ibne yavaş gidiyo, benim yolcumu çalıyo” şeklindeydi. velkam bek tu törki, velkam bek tu realiti. this is the real TC, bitch.
* iki gündür sanki uzaya gittim de geldim gibi uzun uzun yazdım. burda keseyim bari. sevgi & saygı.
