Hayatının bi döneminde metalcilik yapmış insanlara hep bi sempati beslemişimdir. Kendim de metalciliği uzun dönem çavuş olarak yaptığım için mi bilemiyorum ama kendisini bir dönem “metalci” olarak adlandırmış, o cemaat içerisinde görmüş insanlar ekseriyetle iyi ve hafiften mutsuz olurlar. (Hayatının bi noktasına kadar fanatik matalcı olmuş ama bi günde “matal çoluk çocuk müziği abi yea” noktasına gelmiş piyasacı lavukları saymıyorum tabii.) Bu fantastik gözlemimi açıp neden böyle düşündüğümü açıklamak isterdim ama gerek yok. Amacım başka bi yere bağlamak, bi yerden lafa girmek lazımdı.
Ben de metalcilik vatani görevini uzun yıllar boyunca yerine getirdim tabii dediğim gibi. Ortaokul hazırlıktayken yanlışlıkla aldığım Şebek dergisiyle başlamıştı herşey. Daha hayatımda tek metal grubu dinlemeden o sayfalarda yazılanları kendimle özleştirerek metalci saymaya başlamıştım kendimi. Birgün kasabanın iki kasetçisinden birinin rafında Pentagram’ın yeni çıkan albümü Anatolia’yı görünce aklım çıkmıştı. Şebek’te sürekli o albümden bahsediliyordu ve yaz tatilinde İstanbul’a gidince almayı planladığım ilk albümlerden biriydi, mutluluktan delirmiştim. Yalnız sıfır model bi ergen olduğumdan cebimde para yoktu. Hemen dahice bi plan yaptım. Abim yeni ameliyat olduğu için hastanedeydi. Babamın iş yerine gidip “Baba, abim bi kasedi al dedi bana, para lazım” diyip nakidi sağlamıştım. Lavuk kasetçi Anatolia’yı yabancı kaset fiyatından satıp kazıklamıştı ama olsun, sonunda ilk metal albümüme kavuşmuştum.
Birkaç hafta sonra İstanbul’a gidince ilk durağım Akmar oldu tabii. Pentagram iyiydi hoştu da artık yabancı gruplara geçiş yapmanın zamanıydı. Girip Akmar’da bi süre dolandım ama dükkanların birine girmeye götüm yemedi. 12 yaşındaki halime bakıp güleceklerini, “olm siktir git” filan diyeceklerini sanıyordum. O yüzden pasajın önüne çıkıp sokaktaki tezgahlara bakmaya başladım. En dolu dolu tezgahın başına gelip çok bir bok biliyormuş gibi uzun uzun bakındım. Tezgahın başındaki adam “yardımcı olayım” diyince panik yaptım. Kolpalığım anlaşılacaktı ki gözüme Iron Maiden çarptı, aha dedim bunu biliyom. “Iron Maiden’in yeni albüm var mı” dedim sanki Şebek’ten hatırladığım kapağı tezgahta görmemişim gibi. Var diyip verdi. O güvenle biraz daha bakınmaya devam ettim. Bi kaset daha alacak param vardı ve bi bok bilmediğim için işimi şansa bırakmıştım. Sonunda en beğendiğim şu kapak oldu ve sonradan Cannibal Corpse olduğunu öğreneceğim kasedi aldım. İşin tuhafı aylar içinde sürekli dinlediğim bu üç albümden en sevdiğim melodinin şahı değil şahbazı Maiden ve her tür yerel ezgiyi kullanan Pentagram değil Cannibal Corpse olmuştu. Ben altı yaşından beri death metal dinliyorum kalıbını “12 yaşından beri” olarak revize etmemi sağladı bu durum, çok havasını yaptım yıllar boyunca ama kimsenin umrunda olmadı. İbneler.
İstanbul’a gide gele metalciliğin hakkını vermeye başlamıştım. Okulda benim gibi metalci bi kankam vardı, o grup senin bu grup benim geyiğimizi de yapıyorduk ve elbette etraftaki herkese üstten bakıyorduk. Metalcilik güzeldi, olmadığımız biriymişiz hissini veriyordu ve ergenken tadılabilecek en güzel his buydu. Sırf insanlık namına memelerine dokunmama izin veren ismini unuttuğum arkadaşı tenzih ediyorum (şaka lan unutur muyum, es kaza burayı okur da “ohaa herif hala onu hatırlıyo, vay loser” der diye çekindim). Yalnız içine dahil olduğumu umduğum bu cemaatte anlamadığım işler de oluyordu. Mesela Megadeth – Cryptic Writings albümü çıktığında kasedi walkman’e atıp saatlerce dolaşabiliyordum, öyle sevmiştim şarkıları. Ama dergiler ve “üst makam metalciler” yerden yere vuruyordu albümü. “Köklerinden” bu kadar uzaklaştığı için verip veriştiriyorlardı Megadeth’e. Kafam pek basmıyordu bunlara ama Megadeth, Kreator, vs gibi aforoz edilen grupları hem dinliyor hem de metalciliğime bok sürdürmüyordum.

yazı çok uzun oldu, boşlukları fotoyla dolduralım tilkiliği.
Zaten şartlar da beni metalci kalmaya zorluyordu. Sürekli değiştirilen kasaba ve şehirler, yeni okullara başlamak, yeni arkadaşlar, yeni insanlar, vs. En azından metal ait olabileceğim bir yer sunuyordu bana. Metalin eskiden diğer bütün müzik türlerinden ayrılmasını sağlayıp hakkaten bir din ya da futbol takımı gibi algılanmasının en büyük nedeni buydu sanırım. Eskiden diyorum çünkü artık internet var, bir grup adanmış azınlık yerine herkes herhangi bir metal grubunu / şarkısını dinleyip fikir sahibi olabiliyor, o ayrıcalık hissini vermiyor cart curt. En nihayetinde bi sürü konuda olduğu gibi “artık internet var”.
Benim bu ulvi görevden istifam nasıl oldu tam olarak bilemiyorum. Hardcore / punk’la tanışma ve cemaat hissinin çok ötesinde bi “aha ben buyum lan” aydınlanmasını yaşamam temel sebep elbette ama bir şekilde hep kıyısında köşesinde dolaştığım bir kültürden tamamen kopuş 7-8 yıl öncesine denk geliyor sanırım. Kopuş derken bizden önceki metalci neslinin hep bahsettiği “metali bırakan adam”lık değil tabii bahsettiğim. Her daim dinlemeye devam ettiğim metal etiketli şeyler oldu, sayıları günden güne azalsa da. Memleketteki metal dünyasının içine bir dönem fazlaca girmek durumunda kaldıktan sonra tiksindiğim insan sayısının sürekli artması ve ilk gençliğimde çok başka bir şey sandığım topluluğun diğerlerinden bi farkı olmadığını anlamam yetmişti sanırım. Bu açıdan hardcore çok daha kişisel birşeydi Türkiye özelinde. Kimseye bir şey kanıtlamadan, küçük tayfalar oluşturmadan (yine de oluşturduk ehheh, 06,5 bahçeli hardcore ulan ahah), kimseyle muhatap olmadan bir kültüre ait olunabileceğini görmüştüm. Yazıya “sosyo-politik düzlemde karşılaştırmalı alt-kültür”ler başlığı atmak zorunda kalmadan sadede geleyim.
Geçen haftasonu Sonisphere diye adı festival olan bi konserler dizisi düzenlendi İstanbul’da malum. Uzun zaman sonra ilk kez metal piyasasına dair bir konuya ilgi gösterdim ben de, günlerdir yazılan çizilenleri okuyorum. Bu ilgimin esas sebebi başkaydı ama kankacılık üzerine kurulu Türk metal ortamının beş on sene önce bıraktığım yerde devam ettiğini görmek şaşırtıcı olmadı. İlgimin sebebiyse ilk gençlik günlerimden kalan çok az sayıdaki şeyden biri olan In Flames’ti. Müzik olarak değil, insan, eşya, vs olarak düşününce bile In Flames kadar uzun zamandır hayatımda yer tutan pek şey yok. İlk kez abimin getirdiği Whoracle kasediyle dinlemeye başlamıştım. Biraz da manidardı In Flames’in yaptığı şey benim için. İlk aldığım yabancı kasetler olan Iron Maiden ve Cannibal Corpse’un bir karışımıydı sanki. Birinin melodileri, diğerinin sertliği. 99′da çıkan Colony albümüyse öyle bir dönemime denk gelmişti ki gerçek anlamda ilk fanı olduğum grup olmuşlardı.
Sonra ben büyüdüm In Flames büyüdü, ben değiştim In Flames değişti, ben tökezledim onlar tökezledi, ben dibe vurdum onlar dibe vurdu, vs. Klasik kendiyle grubun hikyaseni özdeşleştiren fan durumu. Türkiye’ye ilk kez geldiklerinde sahneye çıktıkları gün doğum günüme denk gelmişti. Sanki iki gündür bi adamla aynı çadırda yatan ben değilmişim gibi şen ve duygusaldım o an. Öyle olsun istemezdim ama o gün hayatımın en mutlu günü olarak geçti kayıtlara, öyle olmaya da devam ediyor (Converge’ü izlediğim gün ya da Kaospilot gitaristiyle sahnede geyik çevirdiğim gün de kafaya güreşir ama doğum günü faktörüyle IF önde). O konserin bir sene sonrasında ilk dövmemi yaptırırken en sevdiğim In Flames şarkısının sözlerini de koluma yazdıracak kadar gözüm dönmüştü ama dünyanın en tuhaf dövmecisi ilk dövmeyi yaptıktan sonra ikinciyi yapmamakta direnmişti. Aradan yıllar geçmesine rağmen nedenini hala çözemedik ahah.
Peki böylesine sevdiğim bi grup ayağıma kadar gelmişken neden izlemeye gitmedim geçen haftasonu? Bilemiyorum, bir sürü nedeni var. Birincisi sevdiğim bi grubun “ara sıcak” olarak çıkıp 30 – 40 dakka çaldığı festivallere soğuğum. İkincisi taptığım bi grup için bile olsa on binlerce metalcinin arasına girip rezalet bi organizasyonda çile çekmeyi göze alamadım. Üçüncüsü ve en mühimiyse artık bi konser insanı değilim sanırım. Bu yıl bahardan beri sürüyle sevdiğim isim geldi ama bir şekilde hiçbirini izlemedim. Kendimi çok hazırladığım Kate Nash konserinin gecesini hastanede refakatçı olarak geçirdim. No Age konserine 45 dakka geç kaldık. The Walkmen’e para yoktu. Interpol’eyse hem son iki albümün yarattığı hayal kırıklığı nedeniyle hem de oraya gelecek “şekilli” kitleden uzak durmak için gitmedim. Aradaysa Da Poet’in albüm çıkış partisinde bulundum. Ne biçim iş lan bu? Neyse sadede gelelim (oha).

alakasız da olsa dünyanın en güzel insanının resmini koyalım adam yerine.
Sadece bu konser değil tabii In Flames’ten başlayıp bir tür ilk gençlik muhasebesine girişmeme neden olan (evet, ilk gençlik lafını çok seviyorum. Çeviri Capote kitabı hissi versin istiyorum). IF’in 2008 albümünden beri grupla ilgili tek yeni şey okumamıştım. Ne sitelerine girdim, ne röportaj kovaladım, ne de yeni albüm gelişmelerini takip ettim. Eskileri dinlemeye devam ediyordum, son albüm de en kötü IF albümüydü ama tek neden o değildi. Böyle tuhaf dönemlerim olabiliyor. Bir şeyden uzun süre uzak kalırsam dönüp bi daha baştan başlayamıyorum. “Neyse, bi iki güne dinlerim” dediğim 2007 tarihli Neurosis albümünü hala dinlemiş değilim mesela. Veya neredeyse bir yıl önce başladığım Weeds’in yeni sezonunu ilk bölümden sonra hala izlemedim. In Flames için de benzer bi durum söz konusuydu. Arada gözüme yeni albümle ilgili linkler takılıyordu ama merak edip açıp bakmıyordum. Sonunda bir ay kadar önce albümün ilk videosuna denk geldim şans eseri. Pek bir şey hissetmeden izlemeye başladım ve sözlere kulak kesilince kendime geldim. “Napıyorum lan ben, In Flames lan bu” diye iki tokat attım kendime. “But we’re here today, alive” sözleri aylar sonra ilk kez iyi hissetmemi sağladı.Tam da zamanında yaşamışım bu aydınlanmayı, bir hafta sonra albüm düştü nete.
“Sounds of a Playground Fading”i ilk dinlediğimde “yenilenmiş” bi fan hissiyatıyla coştukça coştum. Hayatımın üç albümünden biri “Soundtrack To Your Escape”den beri en iyi IF albümü dedim. Ama dinledikçe pis de bi hüzün bastı içimi. Albüm iyiydi hoştu da 5 yıl önce çıkması gerekiyordu. Yeni dönem In Flames’in en modern rock normlarına uyan prodüksüyonu bu albümde. En sert şarkılar bile rahatlıkla mainstream kulvarlarda çalınabilecek durumda, Anders’in vokalleri yormuyor, distorşın bayağı stadyum rock’ı ayarında verilmiş, nakaratlar Şehrazat’ı cebinden çıkaracak ustalıkta, vs. Ama özellikle Amerika’da en güçlü oldukları dönemde Come Clarity yerine atılması gereken adımdı bu işte. Reroute To Remain ve STYE’le çıktıkları yolda ilerlerken ne kadar iyi olursa olsun CC bir geri adım demekti. Eskiyi özleyen fanlar memnun edildi, belki grup içindeki “metalciler”in gazı alındı ama doğal gelişimi sekteye uğradı grubun (Ben de yanlış hatırlamıyorsam 10 üzerinden 8 vermiştim ZOR’da CC’ye, albümü tek başına değerlendirince hakediyor o notu fakat, fakatı var işte). Son üç senede çeşitli zorluklar yaşadı tabii grup. Turne sıkıntıları, kurucu gitaristin ayrılığı, vs. Bütün bunlara rağmen böyle bir albümle dönmek müthiş bir şey ama içimde kendini Anders’in Göteborg maçlarına beraber gittiği kankası, Björn’ün “rusa gidek mi la” diye takıldığı geyikçi arkadaşı sanan mal fan grup için üzülmeden edemiyor. Ve yine bir şekilde kendi hayatımla özdeşleştirip zamanında ellerindeki şansı iyi kullansalardı neler olurdu diye düşünüp üzülüyorum. Ama Anders’in dediği gibi “we’re here, today, alive”. Veya bizim hep dediğimiz gibi “en azından hayattayız be abi, bu da bişey.”
Son olarak, albüm hakkında Türkçe ya da İngilizce farketmiyor, baktığım her yerde “Jesper gitti böyle oldu, ah be eski In Flames” denmeye devam ediyor muhtemelen genç metalcilerce. Küçümsüyor değilim, sadece hayatın nefis bi döngüsü var ve bu döngünün içinde In Flames gibi eskiden kalanlar bana hayatta olduğumu hatırlatabiliyor. Aylardır defalarca buraya bir şeyler yazdım ve iş “gönder” tuşuna basmaya gelince “sktiret” tuşuna basıp vazgeçtim her seferinde. In Flames en azından tek bir şarkısıyla kendimce bir muhasebe yapıp dakikalarca sıkılmadan yazmamı ve hayattaki sktiret tuşundan uzak durmamı sağlayabiliyor. Ben nasıl olmayı umduğum adam olamayacaksam onlar da hiçbir zaman olmayı umdukları grup olamayacaklar belki. Ama zararı yok. Sounds of a Playground Fading güzel müzik ihtiva ediyor, sadece gruba değil bir sürü şeye ilgisini yitirmiş eski bi fanı mutlu etmeye yetecek kadar güzel (en son bi IF albümü yazdığımda aynı şekilde bitirmiştim evet, hiç şaşmaz).